Eldivenleri ve elindeki tepsi olmasa, lüks bir resepsiyonda ev sahipliği yaptığı düşünülebilecek kadar şık giyimli garson, adeta hafif bir reveransla elindeki tepsiyi önce hafifçe ortaya doğru tuttu, daha sonra da sağ tarafa doğru çekerek tabakları zarif hareketlerle masaya komaya başladı.
Bu restoranda herkes mükemmel bir giyime sahipti. İ. kentinin en lüks muhitlerinden biri olan E.’deki en pahalı restoranlardan biriydi bu restoran. Her zaman sosyetenin en ünlü isimlerini, büyük şirket sahiplerini, devlet adamlarını görmeniz işten bile değildi bu restorana geldiğinizde. Sürekli bir defile havasında geçen günlerde, şık garsonların masalarda mekik dokuduğu ve yüzündeki ifadeye bakılırsa restoran kendisininmişçesine gururlu olan ve kol düğmeli başgarsonlarıyla en parlak dönemini yaşayan bu mükemmel restorandaki şıklığı bozan tek etmen gençlerdi.
Tabi ki gençler derken sıradan gençlerden bahsetmiyoruz. Az önce belirttiğimiz ünlülerin, zenginlerin, devlet adamlarının çocuklarından bahsediyoruz. Gençliğin verdiği uçarılık ve taşkınlıkları burada her şeye rağmen hoş karşılanıyordu. Zira her biri önemli müşterilerin çocuklarıydı.
İşte şık giyimli genç garsonumuz bu tür iki gence servis yapmayı az önce bitirmişti. Güven, Serkan’ın birasını dolduruyordu. Serkan ise daha önüne gelir gelmez çatalıyla didiklemeye başladığı dana bonfilesini şimdiden parça parça etmişti. Güven oturduklarından beri susmamıştı. Serkan’ı biraz olsun neşelendirebilmek istiyordu. Güven ve Serkan tam 15 yıldır arkadaştılar. Aynı okullara gitmişlerdi (Ortaokula başlamadan önce Serkan Güven’in ayrı bir okula yazdırılacağını duyunca tüm bir gün ve neredeyse bütün bir gece ağlayıp, sızmıştı fakat sonunda babası dayanamayıp onu da Güven’in gittiği okula yazdırmıştı.), aynı takımı tutuyorlardı, ilk kız arkadaşlarını aynı yerlere götürdüler, aynı müzikleri dinleyip, aynı filmleri seviyorlardı. Ve şimdi 20 yaşında iki üniversiteli olarak yine dertlerini birbirleriyle paylaşıyorlardı. Güven başladığı hızla konuşmaya devam ediyordu:
- Bak abicim buradan çıkarız. Hatunları da alırız, bir cadde yaparız. Nereye istersen… sonra ben oteli de ayarlarım iki dakikada. (Yüzünde küçükken yaramazlık yaptığında, kendinden memnun oluğunu gösteren, gülümsemesi vardı). Hem ne var bunda altı üstü bir sınav geçmezsen kalırsın en fazla gider yaz okulunda alırız, hem yazın kampüs cıvıl cıvıl olur.
- Abi derdim sınav değil. Tabi o da var ama ne biliyim garip bir şey. İçime bir ağırlık çöktü sanki.
- Al, iç şunu, hiçbir şeyin kalmaz.
Doldurduğu bira bardağını Serkan’a uzattı. Serkan bardağı arkadaşına doğru kaldırdı ve birbirlerinin şerifine içtiler. Her ikisi de büyük bir yudum aldı.
Serkan içini dökmeye başladı sonra:
- Abi sınava girdim ya soruları görünce zaten direk kilitlendim. Bir iki bir şeyler yazdım sonra bıraktım resmen. Ama sınıftan da çıkamıyorum… Aklımdan neler neler geçti anlatsam kafayı yersin.
-Anlat abim… Anlat canım kardeşim… Senin neşen yerine gelsin ben kafayı yemeye razıyım.
İkisi de hafifçe gülümsedi. Biralar tekrar kalktı.
-Abi bir an ben neredeyim dedim ya! Ne yapıyorum dedim kendi kendime, ne işim var benim okulda.
- Eh be abi! Ben her gün soruyorum bunu kendime. Her gün sabah “Güven oğlum ne işin var okulda, yat uyu” diyorum.
Şen şakrak gülmeye başladı Güven. Serkan daha çok onu yalnız bırakmamak için hafifçe gülümsedi.
-Yok kastettiğim öyle bir şey değil. Yani dedim ki kendi kendime,” Oğlum Serkan, burası sana bir şey vaat etmiyor. Burası sana gelecekte kim olacağını söylemiyor. Bu herif senden daha iyi olduğu için değil sadece burada daha uzun süre kaldığı için hoca olmuş ve belki de gerçek hayat hakkında hiç bir şey bilmiyor.”
- Vallahi haklısın abi ama işte ne yaparsın? İş görebilmek için diploma denen o kağıt parçasına ihtiyacımız var yoksa ben çoktan geçmiştim bizim fabrikaların başına.
- Öyle belki… sonra etraftaki insanlara baktım. Her biri oturmuş harıl harıl yazıyor. İnsanlar o küçücük kağıt parçasından medet umuyorlar adamlarda sanki gelecekleri bu kağıda bağlıymış havası var abi tüylerim diken diken oldu herifleri görünce.
- Abicim bunlar böyle işte ne yapacaksın ki… Sınavdan önce “Ben hiç bir şey bilmiyorum, hiç çalışamadım” diyen adam gözümle gördüm 4 sayfa yazdı. Adam adeta destan yazdı anasını satıyım. Ve sana söylüyorum sırf kopya vermemek için çalışmadım diyor şerefsizler.
- Ya boş ver onu ister versinler kopya ister vermesinler. Ama Güven anlamadığım bir şey var. Bu kadar çaba, bu kadar didinme niçin? Yani çok mu önemli yaptığımız şey, yani okul? Ya da okul bitip işe başladığımızda yaptıklarımız daha mı önemli olacak? Daha mı mutlu edecek bizi sanki…
Güven hemen atıldı:
- Abi bizi daha mutlu edecek şey nedir ben bilmiyorum. Şu restorana bak en ensesi kalın diyeceğin herif buraya zor gelir, okul desen en iyi özel üniversitede memleketteki, İ’nin en lüks sitelerinde bi sürü ev, fitnes, sauna, pilates cabası, Caddenin en popüler kızları bizde… Bir insan daha ne ister ki?
- Abi geç şu kızları ya!
- Hmm sorun Merve anlaşıldı.
- Hayır abi sorun ne Merve, ne okul, ne pilates, ne de para… Abi hiç yaşadığımız hayatın yanlış olabileceği geldi mi aklına. Dışarıda bunların hiç birine sahip olmayıp bizlerden çok daha mutlu yaşayabilen insanlar var. Abi daha iki gün önce bir grup gördüm kızlı erkekli. B’de bir bankın etrafına toplanmışlar. Konuştuklarını duydum biraz geceyi orda bankta geçirmişler hep beraber. 6 kişiydiler ve üzerlerinden bir sigara parası zor çıktı. O da adi bir sigara, ucuz. Ama yüzlerine baktığında adamların, mutlu olduklarını görebiliyordun. Ama biz burada içerde kapana kısılmışız.
- Abi ne diyorsun? İçeri neresi? Dışarı neresi? Elinde her türlü imkan var pek çok insanın hayal bile edemeyeceği imkanlar üstelik. Yemeğine ye, otur evinde… Tadını çıkar oğlum, düşünme böyle şeyler. O bahsettiğin adamlar senin sahip olduklarının yarısı için birbirini vururdu ne arkadaşlıkları kalırdı ne başka bir şey.
- İçerisi burası işte (eliyle masanın hemen yanındaki cama sert ve hızlıca bir kaç kere vurdu). Ve dışarıda hayat var. Abi bizi altından bir havuzun içine koymuşlar sadece ve dışarıyı göremiyoruz asıl hayatı hiç bilmiyoruz. Evet, çok şanslıyız çünkü böyle imkanların içinde doğduk. Ama burada değil de bambaşka bir yerde doğup bambaşka bir insan olabilirdik. Ve düşünüyorum ne bu yemek, ne oturduğum ev, ne okuduğum okul, ne de gittiğim fitnes salonu hiç biri benimle ilgili değil. Hepsi de ailemizin konumuyla ilgili ve bizim bunda en ufak bir katkımız yok…
Güven çaresizlik ve ne yapacağını bilememezlik içinde araya girdi:
- Abi sen… Nereden geliyor böyle şeyler senin aklına abi? Rahat ver kendine ya… Peder bey kimin için kazanıyor parayı? Senin için, tabi ki sen harcıyacaksın..
Serkan adeta hiç bir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam etti:
- Artık hayatımın böyle sürmesini istemiyorum. Artık gerçekten kendime ait olan ve her şeyiyle benim eserim olan BENİM OLAN bir yaşam istiyorum ben…
- Abi kim istemez ki kendi hayatını kurmayı okulu bitireceğiz işimizin başına geçeceğiz ve elbette ondan sonra kendi hayatımıza kendimiz yön vereceğiz.
- Güven? Söylediklerimi anlamıyor musun?
- Yok abi valla böyle saçma sapan fikirleri nerden buldun hiç anlamıyorum.
Serkan geçirdikleri 15 yılı düşündü ve Güven’e adeta acıyarak baktı ve dedi ki:
- Boş ver…
Serkan masadan kalktı ve hiç bir şey söylemeden restorandan çıktı. Arabasını getirdiler binmedi, yürüyüp gitti.
Güven birkaç gün sonra Serkan’ın evden ayrıldığını haber aldı. Onu tam 7 yıl sonra gördü (kendisi onu gördüğünden haberdar olmasa bile…). Güven, ya da yeni unvanıyla, Kıraç Holding’in sahibi Güven Kıraç Bey ofisinin önünde fabrikalarının birinden çıkan atığın çevreye zarar vermesi sebebiyle gösteri yapan kalabalığa bakıyordu. Serkan ise (ki onun yeni bir unvanı yoktu, o sadece Serkan’dı hala) kalabalığın en önünde slogan atıyordu.
Wednesday, August 26, 2009
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
0 comments:
Post a Comment